SUSTUKLARIM

Kendine bir masal beğen çocuk
Kökü ateşle beslenen şarkılar beğen
Islıksız çıkılan yolculuklar tekin değildir
İhanetlere yakışan akrepler bul kendine
İşte böyle çocuk, acıyı aşktan muaf tutamazsın
Bir keklik sesini gösterir ya bize
Bir tavşan beyazlığını
Rüzgar ipekten mendiliyle siler ya alnımızı
İşte çözüver anıların ipini, sayrılı bir hüzün olur
Hohla bir camı, dünya salgın gibi durur
Bir efkar gelir kadehlerimizi doldurur
Yüreğimi yaslayıp bir gurbet türküsüne susuyorum işte
Her kederin bin ağu kustuğu
Martıların uzak limanlara sustuğu
Kendi tarihini yazacak kadar
Zimmetine geçirip birkaç imgeyi ve ütopyayı
Bir baş dönmesiydi diyeceğiz aşk ve geçti işte
Dilimizde dağladığımız söz, yüzümüzdeki yorgun hüzün
Ve çiğ ışıklara büyüyen gözlerimiz
Kendi ninnisini avutmak için
Her ömür ithafını yazmalıdır gecenin levhasına
İşte aklımı banıp bu sorulara susuyorum bunları da
Bana ölümden söz etme çocuk, aşktan söz etme
Bu çağın düşükleriyiz hepimiz
Yalnızlığa büyüyen sözler yazdık sulara
Bak bütün ütopyalarımız elimizde kaldı
Git git bitmiyor geceler karası
Ne kadar örtünsek de o kadar çıplağız işte
Bir ergenlik kaç kabahat sürer
Neden erişilmezdir kadınların mor sinesi
Neden hep aynı boyda kaldık dağlarla
Muhsin amcaya sorarsan tanrının marifeti
Ama neden hep nemlidir şairlerin gözleri terlemiş kadehler gibi
Alnımı yaslayıp bu sorulara susuyorum bunları da
Bütün uykularımı bıçaklıyorum işte
Velveleye veriyorum bu şehri
Lanet bir nasır gibi kalacağım aklınızda
Ama kendine bir masal beğen çocuk
Kökü ateşle beslenen şarkılar beğen
Islıksız çıkılan yolculuklar tekin değildir
İşte böyle çocuk, hayatı kavgadan muaf tutamazsın…
 
MUZAFFER SARIGÜL
 
images

Üç Maymun: İnsanlık

Üç Maymun: İnsanlık

Yürek burkuntusuna şiir yazanlar,

Bilmezler mi ?

Kalbin üç odadan oluştuğunu…

Kaleminden kanı ve meni akıtanlar,

Görmezler mi ?

Gökkuşağının albenisini…

Ritmi bozuk ağızlılar,

Duymazlar mı ?

Şarkıların dillere dolanan nakaratlarını…

3-maymun-

Doğan Gün

Doğan Gün

Kırgın umutta
Keder tortusunda
Acıda, zehirde, pusuda
Yılma
Doğan günü bekle

Çünkü tutar bir erik ağacı sunar sana
Doğan gün
Van gölünden bir sabah
Bir kıvılcım, bir titreşim
Bir tutam akdeniz
Süphancı bir serinlik
Ve genç bir gerinme
Usulcacık saç hışırtıları
Bir dudaktan buğulanan sıcaklık
Tutar getirir
Doğan gün
Öpücük gibi konar gözlerinde bir melodi
Sevgilin gibi dokunur parmaklarına bir kedi
Ve kavga ve zulüm ve ateş
Hep birlikte örülen bir türkü
Güzel yapmak için, güzel olmak için
Çünkü hayat dönen, kıvrılan
Yanan bir ibrişimdir
Tutar getirir
Doğan gün

Kemal Burkay

KAN KALESİ

KAN KALESİ

 
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan

saçlarıma bin küsür yalnızlığı takıp girdiğim şehre
insan varlığımızdan tuhaf tohumlar bıraksam
günü geçmiş bir gazete, toprak bir çanak
bir daha gelmem belki diye bir not bakır maşrapanın yanında
şeytanlar da yürür benimle herhal ıslık çaldığım için
bir şahan tüylerini döker ardımsıra
artık bırakılmaktan yapılma bir adam sayılırım
böğrümde kambur çocuklardan bir payanda.

Gizemli bir dehliz gibi şehri dolaşıyorum
sıkıca tutuyorum kendimi şehre karışmaktan alıkoymaya
her yerimde urlar çıkıyor, biraz kürt, biraz köylü, biraz makina
kangren oluyorum bahar geldiği için
urlarımı kesiyorum kör bir usturayla
ama kopmuyor onlar ve bana şehri dolaştırıyor
bırakabileceğim her şeyi bıraktırıyor bana
kızlardan geçilmiyor köprüler, ayak bileklerime dek
yükseliyor kız tortuları
tülbentlerden kanı süzülürken körpe yavruların
bir bazı şeyler bulmalı yüzümüze tebelleş olan bu korkuya
-Avluya çık
-Avluya kara bir şey bırakılmış
(bir bomba)

Kulaklarımız alışmıştı tıpırtısına yağmurun
şehre sıkıntının rahatlığı basmadan giriyorduk
filimler üç günde bir değişiyordu
bense ikircikliydim ama korkmuyordum
polis olan babamla tatil arasında uçuşup duruyordum durmadan
urlarım yoktu, suçum yoktu,
ve beyaz kuşlar kalkardı anamın hırkasından
şehre karışmayan bir dehliz değildim
sevinçle kovalıyordum kendimi
bunları ansımak başımı döndürüyor bazan
elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan.

Azan bir hevestir artık tanyeri
söküp gövdesinde bir cehennem parçalamak ister insan
şehrin defterini dürüp uzanmak ister yanına
üstümüzü kuş sesinden bir lekeyle örtmeli
umudumuzu kapmaya gelen makinaları
bütün çirkefini şehrin çarpıtıp aşkımıza
solumak gece
terlemek gece
gece çarşaflara…

Açıklanacak, belletilecek olan belki
milât öncesi ve sonrası lâkırdıları
karışık banka hesapları, navlun
yani öylesine açık değil pek
hatta
-şehir mi, değil mi burası-
kötürüm bir kurt çantamı karıştırıyor
neden karıştırıyor, ne hakla
direnmeler, erzurumlar, kalfalar
gecenin ipini koparan gece safaları
-Var mısın yok yere ağlamaya… Ki bir sis
yanık bırakılmış bir fısıltı
şehri sarıyor, bir dehliz olan bana ulaşamıyor ama
herkesin içinde iğdiş bir bahar
bacakları eriyor memurların, evkızlarının
ve saat 24 vardiyasının işçileri
inmiyor ocaklarına.

Yufka mıdır
yufka mıdır benim bakışım dünyaya
ki acılarıyla başlatırım insanları
derimi yalayarak geçen mevsim
beni alır şehirden yıpranmış bakışlarla
her askere gidenin, her tören yorgununun
kondurur kemerinin kaşına.
Böylece ben, o küskün, o karışmayan dehliz
koca bir tomruğu yüklenirim arkadaşlarla
koca bir tomruğu kaldırıp kaldırıp
kümbetlere, bitkinliğin bordasına…
Kanın çığırından çıktığı saattir bu
memelerini bana sıkıca bastırdığın
hercai bir yürek somurtkan kepenklerin ardında
şehri acıtan çocukluğumuza değdikçe
biz seviştikçe bizi acıtan
kukumav kuşları, mânilerle dolu bir yatak
zaç yağı şişeleri kocaman.

Sen şimdi sevincimin akranısın
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan
doğrusu seni toprağı eller gibi sevdim
yaralarımı onduranımsın
yatağımı hiç boş bırakmayan…
Yüzümü ellerimle yine kapayayım mı?
bekçi karısının belaltını mı anlatayım insanlara
yoksa onlara bilinmez bir toprak mı adayayım
değil
partizanlığım dalaşmak istiyor anla
bu sarsak hırgürüyle dünyanın
dalaşmak dalaşmak dalaşmak
böylece aşk akranım oluyor benim
ey bayırdan ve yokuştan uzaklara
ey çırpınan bir geyiktir memelerin
karnın ısırgan otları gibi aklımda.

1966
İsmet ÖZEL

 

zzzzz

 

TOPTAN MUKAYESE

                     TOPTAN MUKAYESE

as_koy_meydani

                         Tayinim yeni çıkmış. Uzun yıllar büyükşehirden sonra bir Anadolu kasabasında nasıl yaşayacağımızı düşünmeden çoluk çocuk topladık eşyayı, vardık kasabaya. İlk bakışta memurun kıymetli bir yer olduğu izlenimi verdi bize muhtar ve imamın bizi karşılaması. Kısa sürede konu komşunun yardımıyla eşyaları yerleştirme işlemlerini tamamladıktan sonra sıra geldi kasabayı tanımaya. Bunun en uygun yeri de kasaba meydanındaki kahveymiş. Muhtar öyle dediyse de imam pek ses etmedi. Anladım ki kasabanın muzip işleri meydandaki kahvede dönmekteydi, zaten muziplikleri camide beklememek lazımdı ya.

İznimin bitmesine daha iki gün vardı. Sabah uyanıp güzel bir kahvaltı yaptık ailecek. Çocukları tembihleyip, hanıma bir ihtiyacı olup olmadığını sorup çıktım evden. En güzel takımımı giydim o gün. Böyle köylük yerlerde, memur kısmının elde tutulması için memur adamın saygın durması gerekirdi. Bizim halkımız da kılık kıyafetle yargılama yapmayı sevdiği için kıyafetim iyi seçimdi.

Eşrafın selamını ala vere geçtim kahvenin bahçesinde bir masaya. Kahveci hemen gelip buyur etti. Hal hatır sorduktan, hayırlar dilendikten sonra acı bir kahve söyledim. Kahvenin gelmesini beklerken ortalığı süzmeye başladım. Süzerken de dikkatimi pek de bir şey çekmedi aslında, “Bildiğin Anadolu kasabası.” dedim içimden, ama ne kadar biliyordum Anadolu kasabasını o da ayrı bir meseleydi. İlk defa büyükşehirden ayrı bir yerde yaşayacaktım. Çok düşünmeye kalmadan muhtar damladı hemen. Destur isteyip oturdu yanıma, kendine de bir kahve bağırıp başladı anlatmaya; “Kasabamız böyle güzeldir, şöyle güzeldir.” diye, o an anladım ki bu muhtardan pek adam olmaz.

Meydan canlanmaya başlamıştı. O kadar insan içinden bir genç delikanlı dikkatimi çekti. Şöyle çelimsiz bir şeydi. Muhtar da ona baktığımı görünce, “Lenn aşırı uslu duruyon mu lenn?” dedi. Çocuk bozulup çekti gitti. Muhtar da pis pis bastı kahkahayı. Sordum muhtara, “Kimdir?” dedim, “Bu delikanlı…” der demez, “Ne delikanlısı? Delidir bu delidir.” dedi. Köyün delisini olduğunu düşünüp umursamadan etrafa bakacakken, “Bunun yüzünden az kalsın anamız ağlayacaktı. Bu deyyus böyle, çelimsiz olduğuna bakma, az delidir bu az.” deyip bir güze küfretti.

Muhtar böyle deyince çocuk sevmek geldi içimden, muhtara pek kanım ısınmamıştı. “Hayırdır, muhtar ne yaptı da böyle küfür ediyon?” dedim. Muhtar da kırk yıldır biri sorsa da anlatsam havasıyla başladı heyecanlı heyecanlı anlatmaya, “Bak Müdür Bey!” dedi, “Burası Aşağıyazı kasabası, bizim soyumuz yörüktü. Biz vatanına milletine sahip çıkan vatansever milliyetçiyiz. Dinimiz birdir, ona da bağlıyız…” derken, “Eee muhtar çocuğu anlat hele!” diye kestim lafını. “Anlatıyorum işte Müdür Bey, bizim aramızda hiç aşırı yoktur bunun dışında.”, “Aşırı derken?”, “Aşırı işte ya aşırı, Moskof kafa, gerçi Moskof kalmadı ya onlardan, ama bu deli hâlâ Moskofçudur. Komünist işte ya!”, “Eee…” dedim, “Böyle köylük yerde nerden bilsin komünistliği.” dedim. “Bu askere gitmeden evvel şehre çalışmaya gidiyor inşaat ameleliğine de orada sendikaya bulaştırmışlar bunu. Patron da bunları önce bir güzel dövdürüp sonra attırmış işten. Bu da geldi iki büklüm ama bırakmadı bu huyunu, kim gelse başa ona karşı bu. Sağ gelir karşı, sol gelir karşı. Neyse bu hep karşıtlık ya da aşırılık yapar dururdu, ona laf eder buna laf eder dururdu. Kasabamızın çocuğu olduğundan ses etmezdik, sonuçta bizim çocuğumuzdu. Gazete okurken dellenir, siyasi sohbet ederken dellenir dururdu. “Ah…” derdi, “O başbakan bir çıksa karşıma, ona bir soru soracağım, mor edecem onu!” derdi. Her gün “Yok bunu soracam, yok bunu dicem.” der, biz de gündemi ondan takip eder olduk. Neyse aşırı işte, kendi içimizde bize zararı olmadan konuşur dururdu. Neyse seçim zamanı çattı geldi, biz bunu uzak bir köye göndermek istedik, kabul etmedi, yalvardık gitmedi, “İyi kal da gör ebeni!” dedik. Önceleri üç beş tane muhalefetten birileri geldiyse de onlara ses etmedi. Dinledi dinledi, kızıp gitti. Derken, kaymakam haber saldı. Başbakan gelecekti, “Açılış yapacak.” dedi. İki yıl önce bir yol yapmıştı, yolun bazı yerleri çökmüştü, onları yaptırıp açılış yapacak sandık, ama öyle değilmiş, bildiğin açılış yapacakmış, çökmüş yola. Neyse bu aşırı sevindi geleceğine. Bizde korktuk bundan. Başbakan çıktı geldi, kasabanın şenlik yeri, her yerde pankartlar, yüzlerce insanlar, bir sürü otomobiller falan. Biraz gezdi, esnafla selamlaşıp hal hatır sordu, sonra geldi oturdu bu kahveye, ahan da şuraya, başında da yüzlerce insan var. Kendine bir kahve söyledi, ayaktakilere de bir bardak su ikram ettirdi soğuk. Bu aşırı iti de götüm götüm yardı kalabalığı, geldi durdu en ön sırada bekledi bekledi. Bizim gözümüz ondan tabii. “Sayın Başbakanım size bir soru soracağım.” Başbakan da gülümseyip bu çelimsiz çocuğa “Buyur!” dedi. Bu aşırı durdu durdu, sonra ne yapsa beğenirsin? “Allah belanızı versin, ülkenin anasını siktiniz!” der demez korumalar yapıştı buna hemen, apar topar götürdüler. Bir yıl içeride kaldı devlet büyüğüne hakaret etmekten.”.

Niye öyle yaptı ki? Hani bir soru soracaktı. Muhtar gülerek, “Çıkınca biz de sorduk, hani soru soracaktın len kızdık.” O da, “Baktım, karşında hangi soruyu soracağımı şaşırdım. Yoksulluk, işsizlik, dış politikalar, terör, insan hakları derken hangisini soracağımı bilemeyip konuyu toptan ele aldım. Ama demedim mi ben size suratı mosmor olacak diye?”

İşte bu delinin hikâyesi budur. İçeride azıcık eziyet etmişler, çıkınca akıllandı. Gazete okumaz, haber izlemez oldu. Biri gelse kaçıp gider oldu.

“Anladım muhtar.” dedim. “Ben de çocuğu sevsem mi sövsem mi bilemedim. Asıl bilemediğim ise ülkenin sorunlarının tek sorudan fazla olduğuna üzülsem mi yoksa adamın suratının morluğuna mı sevinsem bilemedim.

Yazmak

Yazmak

yazmak

 

                   Hadi bir şeyler yazalım diye masanın başına oturulmaz! Bu yazma işi ne kadar efsunlu bir olaydır ki,  aklında milyonlarca kelime varken (Tamam hadi binlerce olsun) bunlardan üçüzünü bir araya getirip bir anlam haline getiremez ki insan? Durum böyle olancada küçük bir çocuğun ilk kelime dağarcığına sahip olmak ister insan “anne” yazacak kadar yazmak ister bazen insan. Peki, nedir bu insanın yazma isteği?

                   Yazmak insan için bir haykırıştır. Şiir kitabındaki aşk sözcüğü de, bakkal duvarındaki domates yazısı da. Yazmak ben buradayım demektir adeta. Domatesin fiyatını yazarken de, aşkın tarifini yaparken de. Domatesinde, aşkında anlamı yazan için pek farkı yoktur aslında, burada bu vardır demektir adeta. Peki, nedir insanın bu yazma yeteneği?

                   İnsanlar ilk kelimelerini çiviyle tasa dökerken ne hissettikleri umurumda değil. İnsanlar günümüzde, cağın değişimindeki farklılıkları atmak adına yazıyor. Sanayi devrimi, bireyleri topluluk yaparken, bilgi devrim toplulukları birey yapma çabasında. İnsanlar bu geçişimi yaşarken kendi hissettikleri yalnızlıkları, Yazıya dökmekle eski toplumsal kültürünü yaşatmanın da çabası içerisine giriyor. Bunun, en büyük örneği de şuan okumuş olduğunuz bu ve benzeri blog sayfalarıdır. Ülkemizde çok yaygın olmasa da inanın birçok insanın pek kullanmadığı bloğu mevcut ki; açma fikrinde olanları saymıyorum. İşte konumuzda bu bence insan neden binlerce kelimeyle dolu iken, eğitim hayati boyunca öğretilen dil bilgileriyle hayatlarını çizerken neden kelimeleri yan yana getirip bir tema oluşturamaz ki?

                   Her kelimenin kendine ait mistik bir yani vardır. Bazı yaşanmışlıklar tek kelimeyle nasıl açıklanır ise “Bitti” gibi bazı olayları açıklamaya gördüğünüz gibi paragraflar yetmemekte. Size bunu açıklarken, bildiğiniz kilise laflardan pek bahsetmeyeceğim(Kitap okuma oranı vs.). İnsanların asil yazamama yetenekleri, kendilerini yazdıkları kelimelere yönelik soyutlayamamalarıdır bence. Bir sair düşünün, yazdığı en güzel ask şiirinin bir dizesini ele alalım;

Bir sevgiyi anlamak
Bir yaşamı harcamaktır
Harcayacaksın

Özdemir Asaf

                   Hangi yaşanmayan bir his, duygu yada olay Asaf’a harcayacaksın kelimesini kullandırabilirdi ki? İşte yazmak yaşamaktır. Hangi yaşanmamışlıklar bize anlamlı bir metin verebilir ki bize? Dersler, projeler, isler vs. Ne kadar beğenmesekte arabesk rap denilen gerçekte bile acı fışkıran kelimeler yok değil. Ben insanoğlunun bir ferdi olarak bunu ilk blog denemelerimde yazdım yani yaşadım. Size de iyi yazmalar=yaşamalar.

Biliyorum

Biliyorum

Hasan-Huseyin-Korkmazgil1

biliyorum 

matarada su

torbada ekmek

ve kemerde kurşun değil şiir

ama yine de

matarasında su

torbasında ekmek

ve kemerinde kurşun kalmamışları

ayakta tutabilir

biliyorum

şiirle şarkıyla olacak iş değil bu

dalda narı

tarlada ekini kızartmaz güvercin gurultusu

ama yine de

diler arasında bıçak gibi parlar kavgada

şiirin doğrultusu

göz güzü görmez olmuş

tek bir ışık bile yok

yürek bir yaralı şahindir

döner boşlukta

belki bir şiir

belki bir şiir kırıntısı

çalar kapımızı umutsuz karanlıkta

yoklar yüreğimizi

iğilir yaramıza

dağıtır korkumuzu

ve karşı tepelerden

gürül gürül bir kalk borusu

Hasan Hüseyin Korkmazgil

“Behlül Sınırları Zorluyor” Yolun Hikayesi I

                                YOLUN HİKAYESİ I

561527_129305820548434_1358265917_n

         Nasıl birçok üniversite gencinin interail, erasmus gibi hayallerinden pek bir farkıda yoktu başlangıçta İzmir-Batum yolculuğunun. Birçok kez hayaller kurulmuş planlar yapılmıştı tahmin edeceğini üzere. Fakat bu 6 gencin belki de en büyük özelliği ise hayal ve planlar yapılmak üzere vardı. Bu yolculuk hayal edildiyse yapılmalıydı.

            Arkadaşlarımız konusunda başlangıçta kimsenin birbiriyle ilişkisi pekte içli dışlı değildi. En büyük ortak arkadaşımız yönetmenimiz Sertaç Karabulut’tu kimin kimle arkadaş olduğu pekte umurumuzda değildi açıkçası. Türk geleneklerini göre kişileri yolda gayet de iyi tanıyabilirdik. Yola çıkarken Ayhan Algur “ Uzun bir yola çıkıyoruz. 10 gün boyunca elbette aramızda tartışmalar, istenmeyen tatsızlıklar olacak bu kaçınılmaz ama kimsenin kalbini kırmamaya dikkat edelim.” Demişti. Grup olarak aslında sayılı ortak noktalarımız vardı ama bu yolculuktaki ortak noktamız. Batum’a ulaşmak ve ortaya çok güzel görüntüler çıkmasıydı. Kişiler bazındaki hedeflerimiz ise; mesela Sertaç ve Engin en güzel anları kayda almak, kadrajı iyi kurmaktı. Ali; yeni yerler görmek güzel bir tatil yapmaktı aynı zamanda. Ben ise, yolun macerasını yaşamaktı.

            Hazırlıklar gün ve kişilerin kararlaştırılmasından sonra başlanmıştı. Ayhan Algur bu konuda ekibe yardımcı olmaya çalıştı. Yanımıza alınması gerekenler ile ilgili uzunca bir liste yaptı. Aramızda açıkçası en hazırlık olan oydu. Avrupa ve Afrika geçmişi onu gayet iyi seferi yapmıştı. Kaptanlık konusunda Andaç Bayram’a düşüyordu sorumluluk. Araba aksamı, arabanın hazırlığı ondaydı. Yola çıkmadan önce tüm bakımları gerçekleştirdi. Engin Can Öksüz ve Sertaç Karabulut çekim için tüm ekipmanları ayarladılar. Bende gideceğimiz yerler hakkına şehrin durumu, sosyal özellikleri, gezilmesi ve tadılması gerekenleri araştırdım. Sanırım içimizde en hayalperestimiz Ali Kılıç’tı çünkü kendi hazırlığı ise gerekli diş macunu ve fırçaları tedarik ederek gittiğimiz köylerdeki çocuklara fırça ve macun hediye edecekti. Kendi tanımlamasıyla Che yolculuğa çıkıyordu.

            Sabahın erken saatlerinde,  Behlül’de yerlerimizi aldık. Ayhan’ı da terminalden alıp Bornova’dan İzmir’e selam çakıp yola çıktık. Yolculuğun başlangıç evresinde tahmin ettiğiniz gibi çok neşeliydik. Bir o kadarda temkinliydik çünkü samimiyetin dozajını ayarlamak gerekiyordu ve buda zaman alacaktı.

İzmir'den Hareket

            Çekimler konusunda yolda bize büyük hizmet go-pro takılıydı araç içinde ise Sertaç ve Engin’in ayarladıkları düzenekler yardımcı oluyor. Kameraya alışmak çok zaman almadı diyebilirim. Araçtan beklediğimiz performans bizi utandırmayacak seviyedeydi. Bu konuda Andaç’a güveniyorduk ta. Tın tın ilerleyerek ilk molamızı Kula’da verdik çünkü güzel bir kahvaltı yapmamız gerekiyordu. Şehirde biraz “kim bunlar” imajı yaratsak ta çok kalmadık biraz dolanıp birkaç görüntüden sonra aldığımız güzel bir kavunla ayrıldık şehirden.Kula

            Sık görebileceğimiz yerlerdi İzmir-Ankara yol üstü ki birçok yerinde de bulunmuştuk. Ortak fikir bir an önce Karadeniz’e atmaktı kendimizi. Lakin Afyon’a yaklaşırken Behlül’ün LPG deposunda bir sorun oluştu, gaz almıyordu. Çok basit bir şey olduğunu düşünmüştük. Gayet yolda giden araç gaz yavaş yavaş alması, bazen almaması araçtan öteye LPG tankıyla ilgili bir sıkıntı oluştuğunu düşündük. Afyon sanayisinde LPG tankını değiştirip yola koyulduk. Umduğumuz gibi sıkıntı LPG tankındaydı. Bu istenmeyen moladan sonra uğramamız gereken bir durak noktamız vardı. Bir sonraki durağımız Sertaç’ın dedesini evi olan Emirdağ’ın Gömü kasabasıydı. Kasabadan öteye unutulmuş bir köydü âdete. Yaşlı nenesi, dedesi unutulan köyün âdete son çınarlarıydı. Yemeklerimizi yedikten sonra yine o çınara bakarak daldık farklı alemlere. Hava kararmasıyla ayrılıp köyden. Kontağı kapatmadan Hedef Ankara’ya Ulaşmaktı.

Emirdağ

Eskiden

ESKİDEN 

Çember çevrilir,
Su musluktan içilir,
Ağaçlara tırmanılırdı.
Bebekler bezden,
Silahlar tahtadan,
Resimler kömür karasından yapılırdı.
Kızlara ninelerinin, erkeklere dedelerinin
İsimleri konulur,
Saatli maarif okunurdu.
Komşuda pişen
Bize…
Bizde pişen komşuya düşerdi.
Geceler ayaz,
S…okaklar karanlık,
Yıldızlar parlak olurdu.
Turşu, salça, mantı
Evde yapılır,
Karpuz kuyuda soğutulurdu.
Erik ağacının çiçeği,
Pencere camımıza yaslanır,
Güz yaprakları bahçemize düşerdi.
Kardan adam yapılır,
Evlerde soba yakılır,
Kış gecelerinde masal anlatılırdı.
Merdiven çıkılır,
Aidat ödenmez,
Yönetici seçilmezdi.
Evler badanalı,
Sokaklar lambasız,
Mahalleler bekçili olurdu.
Ajans radyodan dinlenir,
Çizgi roman okunur,
Defterlere kenar süsü yapılırdı.
Hayat,
Arkası yarın gibiydi,
Kesintisizdi.
Her gün yaşanacak bir şey vardı.
Herkes kendi düşünü kurar,
Kendi hayatını oynardı.

ŞİMDİ
Şimdi,
Herkes
Yoğun,
Yorgun
Ve
Tek başına..

 
20273_1313135304370_4410999_n